Pastırma yazı mı?

İstanbul’da ve belli ki ülkenin daha pek çok köşesinde güneşli, sıcak günler yaşamaktayız. Hâlâ pencereden bakıp “Hava çok güzel” diyebildiğimiz günler. Tabii bir yandan ekim sonu – kasım başına geldiğimiz için sokağa çıkarken üzerimize ince bir şey aldığımız ve kan ter içinde kalıp çıkarttığımız günler. Çünkü bu aslında bildiğimiz ekim değil, başka bir şey. Hep beraber sığınmaya çalıştığımız “pastırma yazı” da değil. Google’a bir yazın, son dönemde ne kadar çok arandığını, yazılıp çizildiğini görüp şaşıracaksınız: “Pastırma yazı ne zaman başlar, ne zaman biter?” Şubata kadar sürer, sonra da zaten normal yaz başlar cevabını alabilirsek arkamıza yaslanıp güneşin tadını çıkaracağız.

Güzel olurdu buna inanmak ama pastırma yazında atletle çıkılmazdı sokağa, kendimizi kandırmayalım. Bu yıllardır duyduğumuz “iklim krizi”nin gözümüzü başka yöne çevirerek görmezden gelemeyeceğimiz sonucu. Artık tadımızı kaçırmak pahasına hala yapabileceğimiz bir şeyler olup olmadığını ciddiyetle düşünmemiz gereken bir yerdeyiz.

Geçtiğimiz hafta, online eğitim platformu Neo Skola ile disiplinlerarası etkileşim platformu FER’in ortaklaşa düzenlediği bir etkinliğe katıldım, Madera’da. Adı “Umami Öğrenmeler” ve görünüşe göre bir dizi halinde devam edecek. Türkçede karşılığı olmayan “umami” acı, tatlı, tuzlu, ekşiden sonra “beşinci tat” olarak biliniyor ve mucidi Japonlar’a göre sırrı, dilde uzun süre kalmasında. Dolayısıyla bu öğrenme serisinin de amacı zihinlerde uzun süre iz bırakmak ki, ilkinin bunu başardığını söyleyebilirim.

Konunun önem ve aciliyeti, gecenin konuşmacısı iklim bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın pek umut içermeyen yaklaşımıyla birleşince ortaya uzun süre hatırlayacağımız ‘son akşam yemeği’ tadında bir gece çıktı. Şef Birkan Erköylü, karbon ayak izini minimumda tutmak için pirinç barındırmayan, yolculuğu 300 kilometre ile sınırlandırılan malzemelerden şahane bir mönü hazırlamıştı. Bu aslında iklim kriziyle mücadelede gıda sektörünün benimsemesi gereken dönüşümün bir örneğiydi. Dünyanın öbür ucundaki bir yiyeceğe dikmemeliydik gözümüzü, belki hala domatesi özlemle anmamak için yapabileceklerimiz vardı…

Bundan sonra ne olacak?

Gecenin sohbet kısmına gelince, Prof. Dr. Levent Kurnaz kaçımızın toplu taşıma kullandığı, dolabımızda kaç pantolonumuz olduğu gibi sorularla başlayıp iç açıcı olmayan gidişata dair çarpıcı cümleler kurdu. Daha fazlasını Neo Skola’daki eğitiminde de söylüyor ki dönüp izledim sonra.

İnsanın iklim krizine nasıl sebep olduğu, her sene atmosfere ne kadar sera gazı saldığı, aslında bunun kaç olması gerektiği ile başlayıp adım adım buraya nasıl geldiğimizi anlatıyor. “Bundan sonra ne olacak?” gibi başlıklara geldiğimizde durum tatsızlaşıyor, Türkiye’nin 2100’e kadar 3-4 derece ısınmasını beklediğimizi, İstanbul’da 42 dereceye “Sıcakça bir gün” diyeceğimiz bir dünyaya hazırlanmamız gerektiğini söylüyor. Bunun Adana, Antalya, Urfa versiyonunu düşünmeyi bize bırakıyor.

Bir de “Yapabileceklerimiz” bölümü var ki o diğerlerinden kısa aslında. Sera gazı salınımını azaltmak için birey olarak hatta yerel olarak yapabileceklerimiz küreselleşen dünyada devede kulak. Ama “Türkiye iklim krizinde başı en büyük belaya girecek ülkelerden biri” diyor Prof. Dr. Kurnaz, dolayısıyla ülke olarak artan sıcaklık ve nem oranı birleşince sokağa çıktığımızda hayatta kalmak için almamız gereken uyum önlemleri var. “Pakistan, Hindistan ve Bangladeş’te bu zaman çok yakın (birkaç sene) olduğu için iklim göçlerine hazır olmamız lazım” diyor. Türkiye içinse yazın yaşanamayacak sıcaklıkların görülmesinin Antalya, Adana gibi şehirlerde bu yüzyılın son 20 yılına denk geleceğini söylüyor.

Hani erteleyecek, öteleyecek, “belki olmaz” diyecek noktayı epey geçmiş durumdayız, hangi pastırma yazı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir